6 Temmuz 2009 Pazartesi

Yusuf Züleyla..



Derdin devası olmayan zamanın çaresiz avuntusuydu aşk…
Ademden kalan bir günahın sorgusuz meyvesi belki de…

Bugüne dek yazılmayan değil bunlar…
Vahdetten kesrete huzuruna ilk çıkışı değil harflerin yazıcının elinde…

Kuyuların berisinde şahitken ihanete, Züleyha bildiler de adımı, açık artırmalara çıkardılar cürmümü…
Lahitlere gömdüler bedenimi, savunmamı yakarak…
-ki suretim toprağın kokusunu taşıyor hala-
vicdanlarının sesini kısarak, kulaklarında boğdular feryadımı.
Döküldü alnımdan kor halinde aşk!...

Dillerine ezberlettikleri sözleri yüzüme vurdular;
“adın Züleyha senin. İnkara düşme… gömlek sende, kan sende.
Söyle, Yusuf nerede?...”
böyle uyandım düşümün sancısından derviş.
Saçlarımda ölümle çekişen yalnızlığımı kucaklayıp, soğumaya bıraktım acımı…
Dağılmış yanlarımın üstüne kapatırken tüm kapıları, bu düş nerden kaçtı?
Ruhum aşarken eşikleri, başkaları da gördü mü düşümü?
Oysa ben susarak biriktirdiğim acılarımın çarmıhında yanmıştım aşk adına.
Şimdi ölüme susadıkça yavaşlıyor zaman.
Akrebine kurban ediliyor kendimizden bozma anlarımız…
Aramızdaki bir saat bizi kurtarmaya yetmiyor…

Çıldırmaların içimizde bıraktığı lezzetin doruğundayız, biliyorum.
Öyküsünü erteleyen tüm aşklar kadar yenildik oysa…
Bu yüzden hep bitmeyen oluyor senin cümlelerin, benimse kanayışlarım…
Ses vermezken notalarımız, eski bir şarkı kadar anlamlı kalıyoruz derviş.
Mırıldanışlarımızı sürüklüyoruz aşkın peşi sıra…

“biz” derviş… adından önce var olmayan biz, kavuşmaların berisinde kalıyoruz.
yalanlardan kalan gerçekler uğurluyor her defasında içimizi…
ve arsızlığımızla sobeleyip inkarımızı, oyun dışı ediyoruz, kuralları bizim bozduğumuzu bilerek…
ne fark etse boşa çıkıyor. Umarsızlığımız katık ne de olsa mızıkçılığımıza….

Kentimizin ve kendimizin sıradanlığında iç çekişlerimizden tutuşuyor yetim yanlarımız.
Kesilen saçlarına göz kırparken geceler ve beşiklerimiz unutmuşken annelerimizin kokusunu, biz kendimize bulmacalar oynuyoruz.
Çözümlensek ayrılık, yarım kalsak ihanet kesilecek içimiz…

Yanılmasaydık ve yangınlara müptela kesilmeden kırsaydık tüm aynaları, yüzüstü düşmeyecektik belki…
Ayaklarımızdan asılmayacaktı yol boyu yorgunluğumuz…
Adımızdan keskin, suskunluğumuzdan öfkeli kalmayacaktık bizliğimize.
Kimbilir'in kamburunda büyüyen bir yokluğuz belki de…
Biz hayatın kıyısından uzaklaşamadığımız için mi böyle düş kaldık?
Biz'liğimize haksızlık değil miyiz sence de?...

Şimdi yaralarımızı sarsak anlamı kalmayacak ağlayışlarımızın.
Umudu erteleyişlerimizin berisinde çürüyecek kimliğimiz.
Vurulacağız ve kanımızla bozulacak bu aleni sükut.
Bizi kaçırsak da, cinnetin resmi kalacak gözlerinde…
Ve ben, sınıra en yakın olduğumuz an fark edeceğim biraz senin eksik kaldığını…

Bildiğimle ahmak, bilmediğimle hüküm kalıp adıma, sana sesleneceğim son nefesimle!...
“bana biraz sen versene derviş! Bizin kalbine yama yapacağım!...”

2 yorum:

dürr-i can dedi ki...

çok hoş bir blogunuz var...
Ne zamandır takip ediyorum..
Başarılarınızın devamını dilerim...

mehmetadin dedi ki...

Teşekkürler beğenmenize çok sevindim:)