Mehmet Adın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mehmet Adın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2014 Çarşamba








Bazen diyorum ki "Babalar hiç ölmezse ve çocukları hep küçük kalıp büyümese"

  ...

30 Mayıs 2013 Perşembe

Kapalı Çarşı Şiiri// Sezai Karakoç


 Kendi yastıklarına gölge salmasın
Çocuklarının öpüşleri onlara anlat
Onlara anlat yağmur karşılıklı yağar
Ruhların içindeki müzikle karşılıklı
Kapalı çarşı içinde bir sigara
Bir keman kılıfı senin saçlarına sürünen yağ
Onlara anlat kadınların gözlerinin içinden geçer
Kapalı Çarşı ve Kapalı Çarşı’yı götüren saat

Bir inci gerdanlık dumanları içinde kapkara
Anlamağa başladığı ağır ve çekilmez kelimeler içinde dağ
Senin resmin ince gerdanlığın siyah parlaklığı içinde ışıklı
Işıklı ışıksız yandan ve önden ışıksız arkadan ve içten ışıklı
Onlara anlat ki insan kelimelerden ve şiirden yaratılmadı
Tüyler içinde gelen yeni dünya
Bir sandalye kadar hür olduğu gün
Sen cuma gününün hürriyet kadar kutsal olduğunu onlara anlat

Benim aynamı küçültüp büyülten onlar
Benim aynamı aynalıktan çıkaran
Kapalı çarşılar içinde fikre ve gerçeğe
Neler neler etti anlarsın onlar
Şemsiyeler gibi
Felaketlerin en şakacısına açılıveren onlar
Kendi yastıklarına düşmesin
Dostlarının kadınları üstündeki gölgesi onlara anlat
Kapalı çarşılar içinde
Aslanların ağaç kabuğuna yazdığı şiir
Kapalı çarşı içerisinde
Açık ve keskin yumuşak ve güzel Kur'an sesleri
Kapalı çarşı içinde kapalı rüya çarşıları
Kapalı çarşı içinde öfke ve af çarşıları

Kapalı Çarşı’ya gittiğin zaman
Bir yangın sonrasının gazetelerini okudun
Bir gazete uzun ve kul olmuş bir gazeteydi Kapalı Çarşı
Mavi gözlü bir gazete

Kapalı Çarşı içinde bulutların en senin olanı
Sen bana kapalı çarşı
Şüphesiz o kadar satılan ve alınanlar var ki
Şüphesiz bir harita kırığı
Bir yapma deniz parçasıyla kapalı Kapalı Çarşı

Sen kapalı çarşılar üstüne yağmur yağanı
Yağmurun iyi ve doğru yağmadığını
onlara anlat

Sezai Karakoç

5 Nisan 2013 Cuma

Kadınlar insandır, biz de insaoğlu


27 Mart 2013 Çarşamba

Gidemediğin Yerler Senin Değildir


Yörük kızı Havva
Kün fe yekun
Toros dağlarında bulduğum deniz kabuğu fosili..3. jeolojik zamandan kalma olalbilir..
Gidemediğin yerler senin değildir :)

11 Mart 2013 Pazartesi

Dağdan Bayırdan Topladıklarım






7 Ocak 2013 Pazartesi

Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı // Mustafa Kutlu

Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı- Mustafa Kutlu'nun okuduğum üçüncü kitabı.Belki yazarın çok kitabı olabilir fakat azını okumam Mustafa Kutlu'yu sevmediğimden değil. Aksine hikaye okuyacaksam raflardan gözüm direk Mustafa Kutlu'yu arar. Fakat bir an da hepsini okuyup yazarı kendi içimde zihnimde fikrimde tüketmek istemiyorum. İstiyorum ki etkisini hayli vakit üzerimde taşıyayım.


Bazen kitap alırken kitapları biz seçmiyoruz da kitaplar bizi seçiyormuş gibi geliyor. Hatta biz kitapları beğenmiyoruz da biz kendimizi kitaplara beğendirmeye çalışıyoruz. Bu nedenle kitap bizi beğenirse kendini okutuyor. Diğer türlü kitap ne kadar iyi yazılırsa yazılsın kitap kendini okuyucuya açmadığı vakit kitabı okumak azap gibi oluyor.Tahir Sami Bey'in Özel Hayatı kitabı da bu dediğim gibi oldu. Bir anda kitaba kendimi beğendirip  kısa sürede kendini bana açmasını hatta okumanın nirvanasına ulaştırmasını istediğim kitap oldu

Kürk Mantolu Madonna'da ki Raif Efendiden sonra Tahir  Sami Bey kafamda birebir canlandırabildiğim ikinci kahraman oldu. Her ne kadar Kürk Mantolu Madonna okumasını bilenlerle bilmeyenlerin elinde gezse de okumasını bilenler (kendimi saymıyorum)  için bulunmaz kitaptır . Tahir Sami Bey'in Özel hayatı da yine okumasını bilenler için özel bir kitap olabilir.

Kitap Mustafa Kutlu'nun bir gezi sırasında karşılaştığı (dediğim gibi yazılacak kitap kahramanının ayağına gider misali) Tahir Sami Bey'den yola çıkarak hikayeleştirilmiş bir kitaptır. Her ne kadar Tahir Sami Bey kendi hayatının kitaplaştırılmasına karşı olsa da Mustafa Kutlu'nun yazar inadı veya heyecanı ile ortaya çıkmış bir kitaptır. Gerçi Mustafa Kutlu'nun Tahir Sami Bey'e verdiği söz vardır. Bu söz de tekziptir. Eğer kitap da aykırı veya gerçekte olmayan şeyleri yazarsa Tahir Sami Bey'in tekzipini kitapta yer verecek. Kitapta iki tane tekzip var. Bana kalsa bir sürü tekzip vardır da yazar bunların sadece iki tanesine yer verip sözünden döndüğüne dair açıklamada yapmış. Burada Mustafa Kutlu'ya hak vermek gerekiyor. Tekziplerin çoğalması hikayenin hikaye olma özelliğine veya yazarın hayal ürününe gem vuruyor. 

Tahir Sami Bey'in babası, dedesi ciltcilikle uğraşıyorlardı. Gerek teknolojinin gelişmesi gerek el ciltciliğine verilen önemin azalması sonucunda Tahir Sami Bey bir yakınının vasıtası ile devletin unuttuğu bir memuriyete atanır. Tahir Sami Bey kitaplarla evli olduğundan dolayı ikinci bir evliliğe izin olmadığından bir bayanla izdivaç gerçekleştirmemiş. Fakat Tahir Sami Bey'in bunu istediğini fakat ketum yapısından dolayı evlenememiştir. Bu nedenle iki bekar ablasıyla baba yadigarı evde yaşamını sürdümüş ta ki ablası Nebahat'ın kitaplarından dolayı  onu evden kovana kadar. 
Sami Bey daha fazla dayanamaz kitaplarını toplayıp evden ayrılır. Emekli olduğu eski devlet dairesine gider.Kısa süreliğine burada yaşama başlar. Amacı birbirinden değerli kitaplarını karşılıksız olarak bir kütüphaneye bağışlamak. Bu nedenle sağa sola yolladığı mektuplarına karşılık beklerken yatağında ölü bulunur. 
Mustafa Kutlu kitaplarında beğendiğim kısmı genelde son kısım yani bitiş cümlesi.
Kitabın sonunda 
" Tahir Sami Bey'in bir ömür verip biriktirdiği kitaplar ne oldu dersiniz?
Ne oldu? "

5 Aralık 2012 Çarşamba

Gülnar'dan çektiğim bir kaç kare







1 Aralık 2012 Cumartesi

Şu zaman çıkmazında alıp beni bir altmış yaşa bağlıyorsunuz







Şu zaman çıkmazında alıp beni bir altmış yaşa bağlıyorsunuz

 Doğmadan ölüme yöneldik gerisi yok diyenler var
Sınırlı yıl oyunlarına inananlar var
Sizin güveniniz bir güneş düzeninde
Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum
Bir ağacı büyütüyorum her yerimle
Bir ağacı uyguluyorum her şey bir ağaç düzeninde
Yerde gökte ve her her yerde
Dallarında ben ağacın incecik köklerinde
Boğuluyorum -- bağlanıyorum --
Ben mezarların karanlık çağına dayanıyorum.

Erdem Beyazit



31 Temmuz 2012 Salı

Yitik Cennet


 "Cenneti, bulmak için yitirmek gerekiyordu"

Tam da bazı yitirişlerimin üzerine bu kitabı okumam tevafuk oldu. Her ne kadar bulmak istediğim Cennet olmasa da her ne kadar önemli olmasa da yitirişler acı veriyor. Fakat bu cümleyi okuduğum vakit yitirişlerimden yavaş yavaş lezzet almaya başladım.

Kitap Sezai Karakoç'un "Yitik Cennet" birinci baskı 1976 yılında basılmış. Kitap bölümler halinde "Adem, Nuh, İbrahim, Yusuf, Musa, Süleyman, Yahya, İsa, Son Peygamber diye ayrılmış. Her bölümde peygamberlerle ilgili olayları anlatıp bu olaylarda kendimizi bulup, kendimizi bize anlatıyor.

Bu kitap ilk sayfalardan altını çizdiğim yerlerden bazıları

 "Şeytansız insan (Âdem) düşünülemediği gibi (düşünülürse o insandan ne eser kalır) başka uygarlıkların soluğuyla karşılaşmayan bir uygarlık da düşünülemez. Güçlü uygarlığın, Âdem’in şeytanla karşılaşması, yenilir gibi olup düşmesi, sonra tövbe yolunu tutup tekrar güçlenmesi gibi, başka uygarlıklarla büyük ve köklü karşılaşmalar yapması gereklidir."

"Ah! Düşüşsüz insan! Benden övgü bekleme. Düşüşün tadını almayan insan! Senin , yücelerin serinliğinden, arılığından ne haberin vardır? Ruh gecesinin yedi katlı karanlığına batmamış yürek! Sana ışıklar ve aydınlıklar ne der?"

"Ademin Adem Cennetin cennet olabilmesi için atılan ilk adımdı Havvanın gelişi. İlk toplanış yeri olan cennetten bir dağılım başlayacaktı. Bir " dış"a doğru gidiş. "İç"in karışmasına bir "dış" dikiliyordu. Özlem yolu açılıyordu. Ademin kendine penceresi olan Havva. ikinci merhalede "dış"a açılan bir pencere bir köprü oluyordu"


"Her şey son ucuna gitmek zorundaydı. Şeytan şeytan olacaktı, yılan, yılan. Adem'in Adem olması için şeytanın, yılanın ve insanın cennet varlığı olmaktan çıkmaları, cennetin şartlarından faydalanlama kolaylığını yitirmleri, cenneti yitirmeleri gerekiyordu. Cenneti bulmak için yitirmek gerekiyordu."

"Bütün kapıların açılışı kadının varolşu ile başlar. Kadının varoluşu ve hele varlığıı duruşuyla. Kadın varlığını duyurduğundandır Adem de varlığıı duyurmaya başlamıştır"

"Uzaklaştırma yaklaştırma içindir. Ayrılık buluşmayı doğrudur. Yitirme, bulma arzusunu uyandırır"

"Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun inananlar için bir Nuh'un gemisi vardır. İnananlar ona sığınırlar ve onu felaketlerin yatıştırdığı veya erişemediği trajik çizgilerin durgunlaştığı bir yere ulaştırabilirse, kurtuluş yeniden başlayacak demektir. Her çağda her uygarlık ve her inanç grubu için böyle bir 'diriliş' umudu vardır.."

21 Ocak 2012 Cumartesi

Antakya// Kozmopolit Sokakları - Kendi Çekimlerim






































21 Mayıs 2011 Cumartesi

Şehr-i Aşk & Fatih


“Beldetün tayyibetün-Güzel belde-hoş belde”

Es-Sebe. 15.ayet

Ey yazıcı yaz bu şehrin evliya kokan, aşk kokan sokaklarını. Bu sokaklar ya âşıkları kabul eder ya evliyaları. Yaz yazıcı ifşa et sırrı coşsun kaleminin mürekkebi şerha şerha yarılsın, Sayha sayha göklere yükselsin kelimeler. Hatta her duvarı, her taştan kaldırımları yaz. Yaz ki ağızdan ağza değişmesin hep aynı kalsın yaşanılan. Vuslat her anlatıldığında haşr olsun yeniden doğsun küllerinden aşk.

Bu sokaklar birer gönül mücrimi, birer infaz memuru. Her meyyal gönül bir ad koydu bu sokaklar Kostantine Asitane, Dersaadet, Beldetüt Tayyibe, İslambol gibi birçok isimle anıldı. Fakat en önemlisi bir vuslatın adıydı. Âşıkla maşukun buluşmasının adıydı. Şehr-i aşktı. Masal değildi çocuklara anlatılan gerçeğin bizatihi kendisiydi. Ne varılmak istenilen Kaf dağıydı ne de istenilen Mehlika sultandı…

Geçmişle gelecek aynı safta. Eskimeyen, yinelenen, ülfet vermeyen şarkının en güzel nakaratıydı. Yazıcıların, şairlerin, nakkaşların, hattatların ilham kaynağıydı. Öyle ki âşık ile maşukun vuslatı, bir çağ kapatıp bir çağ açtıran destanın adıydı.

Hamuru aşkla yoğrulanın bu aşktan vazgeçmesi elbette bir fetihle sonlanırdı. Marifet değildi sevmek. Değil mi ki aşkta marifet Pervane gibi yanacağını bile bile ateş etrafında dönebilmek. Küllerinden yeniden doğabilmekti aşk. Bir kararlılık isterdi ancak yürek. Ya Konstantiniye beni alır ya ben Konstantiniye’yi alırım diyebilmekti aşk.

İstanbul bir vuslatın adıydı. Âşıkla maşuğun kavuşmasının en can alıcı noktası. Bir kişi varabilmişti övülen şehre. Bir kişi nail olmuştu Gül Peygamberin övgüsüne.

“Konstantiniyye(İstanbul) elbet Feth olunacaktır. Onu Feth eden Kumandan ne güzel Kumandan, Feth eden Asker, ne güzel Askerdir.”

Yaz Yazıcı…

Peygamberin övgüsünü yaz. Mehmet’in vuslatın sonunda Fatih oluşunu yaz. Yaz yazıcı bu sokakları yaz. Batır kalemini hokkaya kendi kanınla yaz. Öyle bir yaz ki ayınla başla, kafla bitir cümlelerini. Fazla söze gerek yok yazıcı üç harf beş nokta yeter anlatmaya. Aşk.


Mehmet Adın

22 Ocak 2011 Cumartesi

Senden Gelen Her Şey Aşktır Bana

28 Kasım 2010 Pazar

Bizim Barış Annelerimiz Vardı

Bizim barış annelerimiz vardı sırtında çalısı ellerinde yaraları eksik olmazdı. Nasır tutmuştu her bir tarafı ama helal kokardı, aşk kokardı annelerimiz. Hacer’diler, Fatıma’ydılar İsmail gibi Hasan, Hüseyin gibi çocukları vardı. Günahsızdılar. Teslimiyetin deminde kaynamışlardı. Yoktu hayattan beklentileri Allah’a adayacakları İsmail yetiştirmekti tek bir davaları.

Bizim barış annelerimiz vardı elinde iğne iplikleri eksik olmazdı. Yama yaparlardı hayatın söküklerine. Yırtık bir hayatı üzerimize geçirmezlerdi. Ama hep bir patlak verirdi ne kadar yama yapsa da kabiller yayılırdı dört bir yana. Zararı en çok Habillereydi. Bu yüzden Havva’nın gözyaşları vardı barış yüklü annelerimizde. Âdem’in yakarışları vardı içlerinde. Züleyha’nın duası vardı dillerinde.

Bizim barış annelerimiz vardı cennet kokardı. Çünkü cennet onların ayağının altındaydı. Cennete götürmek istedikleri evlatları vardı.Ah'ları yoktu. Evlatları için vah'ları vardı.

Bizim barış annelerimiz vardı.

Melekler kadar güzeldiler...

mehmet adın

27 Kasım 2010 Cumartesi

Mim



fotoğrafçı, blog kardeşim "Vasfiye" tarafından uzun süre sonra yeniden mimlenmişim bende tabiki neden olmasın mimlerim dedim bende :)
1. En sevdiğiniz kelime?
mihrimah, nedense hoşuma gidiyor

2. Nefret ettiğiniz kelime?
ırkçılık
3. Ne sizi heyecanlandırır?
kitap şiparişlerimi getiren
kargo, :)
4. Heyecanınızı ne öldürür?
zamanında getirilmeyen şeyler geciktirildiğinde hevesim kaçıyor

5. En sevdiğiniz ses nedir?
kanun, ud, ney,,,fasıl adamıyım
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
kapı zili, çocuk sesi ( her ne kadar dünyanın en güzel varlığı olsa da :) ), gürültülü müzikler
7. Hangi mesleği yapmak istersiniz?
Editörlük
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak izsterdiniz?
beklemeyi sevmiyorum bu yüzden zamanı ileriye alma gibi gücüm olsa fena olmazdı..
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
kendim iyiyim rahat adamım, dert yok tasa yok..kendim olmak isterdim yine
10. Nerede yaşamak isterdiniz?

baltık ülkelerinden herhangi birisi

11. En önemli kusurunuz nedir?
kıskançım ama sadece sevdiğimi kişiyi, ama iskender pala aşkta kıskançlık var dedi..
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
aşırı merak
13. Kahramanınız kim?
carfield
14. En çok kullandığınız küfür?
küfür etmem de gerizekalı derim arada
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?

beklemedeyim

16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
sadece teslimiyet ve tevekkül
17. Mutluluk rüyanız nedir?

18. Sizce mutsuzluğun tanımı?
endişe, teslimiyetsizlik, gelecek kaygısı
19. Nasıl ölmek isterdiniz?
benim için hayırlısı neyse öyle
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz ALLAH 'ın size ne söylemesini istersiniz?

Kulum dese kafi, kulu olduğumu bilsem yeter

İsteyen kendini mimleyebilir...sorular gayet açık net ve hoş :)

22 Kasım 2010 Pazartesi

ĭ ڪے t ∂ η ß ﺙ ℓ




ĭ ڪے t ∂ η ß ﺙ ℓ

Sen, istanbul kokuyordun
aşk kokuyordun
benim aslı/m oluyordun
aşk tütüyordun denizden geçen vapurların bacasından
ben süleymaniyeden usulca, aşkça sana bakıyordum
...galatadan sana martılarla şarkılar söylüyordum
Hüdai türbesinde ikimiz için dualar ediyordum
ve ikimize yetecek kadar aşklar biriktiriyordum
kız kulesinin karşısında...

m.adın...

19 Kasım 2010 Cuma

Kozmopolit Sokakların Habil Yürekli Çocukları- 2



Antakyanın sokaklarında yasin okuyanlar eksik olmazdı. Her çocuk doğduğunda yasinle açardı gözlerini. Ölünce yasinlerle uğurlanırdı. Beşikten mezara kadar hep yasinlerimiz vardı. Biz bu yüzden Kuranın kalbi, yasin süresini çok severdik.
Yasin yani. Ey İnsan diyerek başlaması İnsan olduğumuzun bilincine varışımızın en etkili kanıtıydı. Bir hitap, bir seslenişti. Aslında bir uyarıydı. Korkularımıza karşı en etkili kalkandı. Çünkü yasin en sıkıntılı zamanlarımızda Nokta-i istinadımızdı. Yasin bizim sokaklarda göklere uçurduğumuz uçurtmalardı.
Yasini bize sevdiren başka nedenlerde vardı. Antakyanın direği, koruyucusu Habib Neccarın yasin süresinde isminin geçmesi hepimiz için ayrı bir sevinç ayrı hüzündü. .
Hz isanın irşad için gönderdiği elçilere karşı çıkan kavmini uyarmak için. “Şehrin öbür ucundan koşarak geldi “*20
Gelen Habib Neccardı. İsmi gibi sevilendi, sevgiliydi. İsanın mesleğinden marangozdu. Peygamberimizi görmeden iman etmenin huzuru içerisindeydi.
-“Ey Kavmim, Ey halkım” diyor . sesi yeri titretiyor. Gökleri titretiyor
Habibin Sayhası İçimi titriyor.
Musanın israiloğullarına seslenmesi gibi sesleniyor. Gözü yaşlı. Nefes nefese kalmış bir şekilde. Kelimeler boğazında düğümleniyor.
Canından çok sevdiği halkına “Ey Kavmim” diye sesleniyor.
-“ Bu elçilere uyun."20
- Sizden hiçbir ücret istemeyenbu kişilere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir."21
Oysa bu elçiler bize bütün peygambelerin alnında taşıdığı nurun sahibi, Ahmedi anlatıyorlardı. Değil mi ki bütün peygambeler onun müjdecisi…Değil mi ki bütün kutsal kitaplar onun geleceğinin habercisi..İsanın havarileride bir müjdejiydi. Birer davetçi.
- "Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca ona döndürüleceksiniz."22
Habib Neccarın dizleri tutmuyor . İçindeki iman içini yakıyor. İçinin yangını sözlere vuruyor. Konuşmasına devam ediyordu.
-"Onu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.23 O taktirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum.Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin”24
Kavmi onları uğursuz saymakta. Başlarına gelen felaketlerin bir zati nedenini onlardan bilmekteydi. İnanmak gibi niyetleri yoktu. Hepsi Gaflet içerisinde dalalete saplanmış bir şekildeydi. Habib Neccarın sözleri Yeri göğü yakıyor fakat kavmini yakmıyordu. Kabilden kalma mirası araların paylaşıp hepsi birden cinayete ortak oluyorlar.
Neccarın başı yuvarlanıyor dağdan aşağı doğru. Kesik başının yuvarlandığı antakya sokaklarında gözündeki yaşlar yerini sele bırakıyor. Antakyayı neccarın gözyaşı süpürüyor. Antakya habibin gözyaşlarıyla temizleniyor.
Antakya, asi nehri, dağlar, taşlar, kurtlar, kuşlar hepsi birer şahit. Hepsi mahkeme-i kübrada tanık. Hepsi kabile özenen kavimden davacı. En kötüsü içlerinden derin bir habibsizlik acısı.
Antakya utancından 7 kere batsa haklı, asi nehri antakyaya akmak istemese haklı.rüzgar yönünü değiştirse haklı.utançlarından ne yapsalar haklılar. Ama beceremiyor. Rüzgar ittiriyor asiyi bu sefer tersten akıyor…
Bir haber iniyor Habib Neccara
"Cennete gir!" 28
Habib Neccar da"Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!"27
Habib Neccarı ve Allahın irşad için gönderdiği elçileri öldüren kavminin üstünü derin bir karanlık kapladı. Korkutucu bir karanlıktı. Günahkarların gün/üne ah diyecekleri bir karanlıktı.
Ebabil kuşlarının asileşmiş ruhları taşlanması bekleniyordu. Cebrailin ordusunun semadan arza inmesi bekleniyordu. Sonuç olarak helak olacaklardı fakat “sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler”. 29.

Mehmet Adın

28 Ekim 2010 Perşembe

Sende olmasan Teslimiyet


Teslimiyet yine yüzümü güldürdün...
M.adın
...

26 Ekim 2010 Salı

Masivaya sükut




ve hiçbir şey, saçlarıma düşen ilk aklar gibi sevdirmiyor ölümü..

....


m.adın

9 Ekim 2010 Cumartesi

Şah ve Sultan Kitabın Konusu



İskender Pala’nın Şah&Sultan son romanı ilk çıktığı gün almıştım ve beklediğim bir romandı. Kitabın kaynak kısmına baktığımızda uzun ve yorucu bir çalışmanın ürünü olduğunu ayan beyan bellidir. Bu kadar emeğin boşa gitmediğini kitabı okurken konunun üstesinden ne kadar başarılı bir şekilde geldiğini görüyoruz. Romandan biraz bahsedeyim...


Kitabın konusu: Şehzadeliği zamanında önünde engel tanımayıp devletin durağanlığına son vermek isteyen bu sebeple Babası Beyaziti saf dışı bırakıp bedduasını alan Sultan olan Selim ile Şeyhlikten Şahlığa geçip Selime meydan okuyan Şah İsmail arasında hâkimiyet savaşı. Aslında bir aşk hikâyesi daha doğrusu bir aşığın maşukunun uzaktan sevmesinin hikâyesidir.


Bu ikili arasında ki savaşa sadece meydan savaşı demek yanlış olur. Çünkü Sultan ve Şah her konuda birbirilerine savaş açmışlar. Özellikle Şairlik konusunda birbirlerine ne kadar üstün olduklarını göstermenin de savaşı olmuştur. Kitapta birbirlerine gönderdikleri mektuplar yer almaktadır. Hatta bu ikili arasındaki mektuplar edebiden çıkıp hakaret boyutuna kadar ulaşmıştır. Mektubu götüren elçi bir daha dönmemek üzere gidip, Sultan Selim ile Şah İsmail tarafından feci bir şekilde öldürülmüş. En sonunda mektuplaşmanın önüne geçip bir yüzleşme bir meydan savaşına karar verilir ve Çaldıran savaşı yapılır. Bu savaş sonrasında Sultan Selim Şah İsmail’i feci bir şekilde yener ve Şah meydandan yaralı olarak korumalarıyla kaçar. En başından beri Selimin Tebriz’i, Şahın İstanbul’u ele geçirme isteğinin sonucunda Sultan Tebriz’i alarak Şahı saf dışı bırakmıştır.


İşin acı kısmı bu savaşlar bir küffar savaşı değildir, Müslümanın Müslümanla, Türkün Türkle, kardeşin kardeşle savaştığı acımazsızca bir savaştır. Sultan Selim sırtını Sünnilere, Şah İsmail de Kızılbaşlara dayayıp her ikisi de kendi mezhebinden olmayanlara acımazsızca davranmıştır iş katletme boyutuna kadar ulaşmıştır. Bundan etkilenen iki kişi vardır romanın başkahramanlarından Aka Hasan ile Hüseyin. Aka Hüseyin ile Hasan ikiz kardeşlerdir, birisinin canı acısa diğerinin de canının yandığı ikiz kardeş. Ta ki yolları birisi Şah’ın (Aka hasan) diğeri Sultanın (Hüseyin )sağ kolları olup birbirlerinden habersiz birbirlerine rakip olmuşlardır.
Şah ve Sultan sadece tarihi romanın ötesinde bir aşk romanı da sayılabilir. Âşıkların (Ömer, Şah, Sultan Cafer ve Kamber) maşukuna (Taçlı) gururun, koparılmanın, cesaretsizliğin baskın olması nedeniyle kavuşamadan bu dünyadan göç etmenin, arkada sadece Taçlıya yazılmış içli şiirlerin romanı. 4 erkek arasında gidip gelen ve Şah’ın yeğeni olduğunu bilmeden yaşayıp, onun soyu olmasın diye küçük yaşta Şah İsmail tarafından hadım edilen Kamberin Taçlı’ ya olan aşkın romanı.


Taçlı küçük yaştan itibaren Ömer adında Sünni bir çocukla birbirlerini sevmektedir. Ailesi koyu bir Kızılbaş olması nedeniyle kıble-i âlem dedikleri Kızılbaşları bir arada toplamayı kendine görevini edinen şeyhlikten şahlığa geçen Şah İsmail’e sunulmuştur. Her ne kadar Şah İsmail’i koca olarak sevmese de onu sadece kıble-i Âlem, bir şeyh olarak sevmektedir. Bunu bilen Şah onu kırmamak için gönlü ona razı olana kadar beklemiş. Taçlı Ömer’den yadigâr inciyi göğsünde taşıyıp onun hayaliyle yaşamaktadır. Günden güne Şah İsmail’deki Taçlıya olan hayranlığı, birde beklemenin sancısıyla Taçlıya içli şiirler yazmaya başlamıştır.

Bölük bölük olmuş huri kızları
Hiçbirisi Taçlı Han’a benzemez
Gönlümün sevdiği yektir dünyede
Hiçbirisi Taçlı Han’a benzemez

Çaldıran savaşından sırasında mağlup olan Şah İsmail ilk karısı olan Gülizar Begümü ve oğlunu oradan alarak kaçar. Taçlıyı savaş meydanında bırakır. Yavuz Sultan Selimin himayesi altına alınır. Herkes kendi haremine katar denilse de. Aşka inanmayan aşk’ın zarardan başka bir şey olmadığını söyleyen devlet yöneticisi Cafer Çelebiye verir. Cafer Çelebi görünüş olarak çok çirkin ve yaşının hayli büyük olması nedeniyle Taçlıyla yüzyüze gelmeyi pek istemez fakat o da Taçlının güzelliğinden nasibini alır ve Cafer Çelebi de ona en içli bir yakarışla ona şiirler yazar.


Sanmanız kim terk-i can etmek bana asan değil
Hiç anınçün gam yiyem mi can durur canan değil

Katı düşvar oldu halim bilmezem kim neyleyem
Görmemek müşkil seni görmek dahi asan değil


Sultan Selim, Cafer Çelebi’yi amansız yere öldürür. Ama bunu taçlı için yaptığı bellidir. Daha sonraları kendisi de üzülür Cafer Çelebi gibi bir adamı öldürttüğü için. Taçlı ve kamber bir konakta yaşamaya başlar. Sultan aklı Taçlı’dadır. Fakat Taçlının “Şah arttığı” olması nedeniyle gururu buna mani olur. Sultan Selim de onu uzaktan sevmektedir.

Bu selimi kuluna cevri revan eylediğin
Bunca sıdkın reh-i aşkında yalan eylediğin
Yüzünü gösterüben yine nihan eylediğin
Neyiki ,şive mi, cevr mi, naz mı ki ?

Daha sonra Taçlıya ne oldu. Yavuz Sultan Selimle evlendi mi, Şah ismaile ne oldu. Kamber Can ne yaptı, Taçlı Ömerle buluştu mu diye merak ediyorsanız kitabı alın okuyun derim :)


mehmet Adın

4 Eylül 2010 Cumartesi

Kürk Mantolu Madonna

Uzun süredir okuduğum kitapların özetlerini pek paylaşmıyordum fakat bu kitap farklı,etkileyici geldi, aklımda kalan ve kenara not aldığım sözleri paylaşmak istedim.
Sabahattin Ali’nin 1942 yılında yazdığı bir romandır.
“Kürk Mantolu Madonna bir insanın yalnızlığını, küçüklüğünden ta ki ölümüne kadar kimseler tarafından anlaşılmamayı ve herkes tarafından soyutlanan bir adamın aşkını anlatmaktadır.”
Romanın ana karakterleri almanca tercümanı olan sessiz, sakin, herkesin bu sakinliğiyle sıkıldığı Raif Bey ile Almanya’ da karşılaştığı Maria Puder arasında geçiyor...
Roman Raif beyin hayattan kendini soyutladığı, onu kimsenin anlamayacağını bildiği için tek yaptığı şey başından geçenleri günlüğüne yazması üzerine kurulmuştur. Bu günlükte çocukluğundan itibaren özellikle babasının onu meslek öğrenmesi için gönderdiği Almanya’daki yaşamından bahsetmiştir. Raif'in gençliğinde bir resim sergisinde gördüğü resimdeki kadından etkilenir. Resimde gördüğü kadının gerçekte karşısına çıkacağına kendine inandırır ki belli bir zaman sonra karşılaşırlar. Fakat Raif; kendine güveni olmayan, tamamen her şeyi kendi iç âleminde yaşayabilen dışa pek yansıtmayan birisidir ve o kadını görse bile elinden bir şey gelmeyeceğini bilmektedir. Fakat her ne olduysa o kadınla (Maria Puder) karşılaşır ve çok iyi bir ikili olurlar. Çok samimi olmalarına rağmen Raif’in Maria Puder’den belli bir süre aşkına karşılık bulamaz aslında Maria da Raife karşı ilgisiz değildir ama Maria'nın daha önceleri yaşadıkları nedeniyle hiçbir erkeğe güvenemez fakat yinede Raif’le yakınlaşmıştır. Daha sonra eniştesinden babasının vefat haberi alması üzerine Berlin’den memleketine dönmeye karar verir Maria’da hastalığı nedeniyle Prag’a dönemeye karar verir. Mariayı Prag’a yolcu ederken Raif'e "beni nereye çağırırsan gelirim" der ve gider. Maria Puder’le ara sıra mektuplaşırlar bu sıralarda Raif Mariayı Havrana yani yaşadığı yere getirme planları içerisindedir fakat belli bir süre sonra o kadar mektup göndermesine rağmen bir sır gibi Maria’dan haber alamaz, daha sonra Raif kendi hayatını kurmaya karar verir fakat hala aklı Maria’da kalır. Aradan 10 yıl geçer tesadüf eseri Berlin’de kaldığı pansiyon sahibini Ankara’da karşılaşırlar. Raif’in aklında tek soru vardır o'da Maria'nın akıbetini sormak ama bu soruyu sormaya bir türlü cesaret edemez en sonunda Maria'dan alakasızmış gibi Maria'nın durumunu sorar. Pansiyon sahibi Maria'nın doğum sırasında hayatını kaybettiği ve bu doğumdan bir kızı olduğunu söyler. Maira’nın Raif'e sana bir süprizim var derken bir kızları olacağını saklamıştır. Aradan 10 yıl sonra Maria’nın öldüğünü ve Maria’dan bir kızı olduğunu öğrenir.
Kitaba adını veren "Kürk Mantolu Madonna" adlı tablo Andrea Del Sarto tarafindan yapılmış "Madonna della arpie" isimli tablodur

Romandan inciler:
“Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.” (s.11)

"İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar." (s.32)

“Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rastgeldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz.”

"Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!... Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz? Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçtığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatıyla öteye geçiveriyoruz?" (s.38)

“İnsan tahammül edemeyeceği zannetiği şeylere pek çabuk alışıyor ve katlanıyor” (s.46)

“O zamana kadar bütün insanlardan esirgediğim alaka, hiç kimseye karşı tam manasıyla duymadığım sevgi sanki hep birikmiş ve muazzam bir kütle halinde şimdi bu kadına karşı meydana çıkmıştı.”(s.87)

“Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?” (s.88)

“Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu...Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk” (s.89)

“Bir kadının bize herşeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbirşey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı birşey.” (s.125)

Mehmet Adın