yusuf ile züleyha yazı dizisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yusuf ile züleyha yazı dizisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Yusuf ile Züleyha / 6.bölüm

http://img2.blogcu.com/images/z/e/y/zeynepdilyare/eski_20zamanlar_1_.jpg


Kardeşlerinin, Yusuf'u Kıra götürmek için Yakub'dan İzin Alması


Yakub, her ne kadar şeytanın çocuk gönüllerindeki tasallutundan korkarak, aman kardeşlerin duymasın, dediyse de, yerin kulağı var, her nasıl olduysa oldu, Yusuf’un rüyası ağabeyleri arasında duyuldu. En büyüğünden en küçüğüne kadar hepsinin taşıdığı neticede bir çocuk kalbi, hepsi de Yakub’un muhabbetine Yusuf kadar muhtaç ve hepsinin muhabbet makamından istediği tek şey adalet!

En küçükleri heyecan içinde, yanakları kıpkırmızı, dedi, duydunuz mu, düş görmüş şimdi de Yusuf. Düşünde güneş, ay ve on bir yıldız, gökten teker teker inip de secde ediyorlarmış önünde.

Hepsinin kalbinde bir ürperti. Bir sarsıntı on yüreğin her birinde. Kendi kalbinden ibaret kalsa hepsi masum. Sanki her birinin kalbinde Yusuf’un da ötesindeki Yusuf’a dair bir ezel bilgisi. Neredeyse Yakub’un kalbinde sirayet eden bir cezbenin sevinci.

Fakat şeytanin tasallutu işte. Aydınlık her birinin kalbinde karanlığa kendisini öyle kolay terk etti. Gizli bir elin bıraktığı kara bir benek hepsinin süveydasında büyüdükçe büyüdü. Bir ses usulca hepsinin kulağına, inanma, diye fısıldadı, inanma, bu bir yalandır.

Kardeşleri, kalplerine inen bu sesin geldiği yeri merak bile etmeden, önce alçak bir sesle, sonra giderek çoğalan bir nefes halinde, dediler: Yalancı düş ha! Bakın hele, şimdi iki kere suçlu olan şu Yusuf’a. Önce bizden çok sevildi. Bizden çok sevildiyse, bizden çok fark edilmek için gayret sarf etti demek ki. Üstelik böyle yaparak babamız Yakub’a daha da bir suç ortalığı armağan etti. Bu bir . Şimdi de görmediği düşleri gördüm diyor. Hem öyle bir düşler ki bunlar, doğruluğundan bir an emin olsak durmaz önünde secde ederdik, ama bu bir bardağı taşıran son damla. Artık bir çare bulmalı, bir son vermeli bu oyuna. Öyle ki babamızı da kurtarmalı bu suç ortaklığından. Kalbine oğulları arasında adaletle pay etmesini sağlamalı.

Bütün bir öğleden sonra kimi çok öfkeli, gözü dönmüş kimi, kimi daha temkinli, mutedil kimi. Neticede hepsi baba yüreğinde kendince adalet isteyen çocuk kalbi. Her kötülük bir mantıkla başlardı nasılsa. Öyle kolay geldiler oyuna. Sonunda Yusuf’tan kurtulmak için ortak bir karara vardılar.

Ertesi sabah Yusuf’u alıp kırlara çıkacaklardı. Nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı ama dönüşte Yusuf yanlarında olmayacaktı. Bir yük, giderlerken hepsinin omzunda, dönüşte bir dağ kalkmış gibi olacaktı.

Vakit öylesine çabuk geçti ki, çölün muhabbetli koynuna sığındığını bile anlamadılar. On oğul aceleyle Yakub’un yanına çıktılar.

Uykunun hepsini kollarına almış olması gerektiği böyle bir zamanda, on oğul bir arada. Ağır bir rüzgâr, ürkütücü bir esinti, birden çöktü Yakub’un omuzlarına. Bir kalp ağrısı, bir önsezi. Biraz daha sıkışsa göğsünün sol tarafı, bir ah bile çıkacak değil, öyle bir acı ki!

On oğul on kere evlat sevgisi. Ama bu kurşuni bulut, neyin nesi?

Bir endişe, bir soru Yakub’un mavi, masmavi gözlerinin deriliğinde. Ne var oğullarım? Saçlarınızı, sizi naz ile kucaklayacak yastıklarınıza sermeniz gereken böyle bir vakitte. Ne var oğullarım ne oldu?

En büyükleri bir kandilin içinde ürken aydınlığa dikip gözlerini, bir şey olmadı, baba dedi. Bir şey olmadı ama yarın güneş doğduktan sonra biz on kardeş ve birde Yusuf, yanı ki senin oğulların, kırlara çıkmak niyetindeyiz. Bize izin ver, Yusuf’u bize ver!

Yusuf’u bize ver! Sözlere sinmiş kesinliğin rengi Yakub’un içini bir kez daha titretti. İzin, ama senin bize vereceğin değil, bizim alacağımız izin. Çünkü sen birsin, biz onuz. Sen babaysan biz oğuluz. Çünkü hepimizin bedeninde ve yüreğinde senin olduğun güçlü varlık uyanıyor şimdiden. Çünkü hepimiz şimdiden bir erkeğiz.

Sustu Yakub. Sonra düşünceli, Yusuf gelmese, dedi. İçlerinden biri, sözlerinin en esirgemezi, yoksa bize güvenmiyor musun diye sordu.

Pencerede rüzgâr, kandilde alev, kalbinde Yakup titredi.

Yok, dedi Yakub, yok, size güvenim sonsuz elbet, ama korkarım ki onu kurtlar kapar. O küçüğünüzdür, kendisini sizler gibi koruyamaz. Hepsi bir ağızdan, söz birliği etmiş gibi dediler ki: Güven bize, bize güven, ey gözlerini görmediğimiz denizler kadar derin, şefkati ile içimizi ısıtan baba.

Güven. O ki bir kez olsun güvenmemek kipinde çekimlense olumlu biçimi bir daha asla geri dönemeyecek.

Kırılacağı yoksa da on yürek, bir kez güvenmeyince, dağılıp gidecek. Güven. O ki korunması için güvenmekten başka yolu yok.

Olsun, dedi Yakup, olsun.

On oğullu yitirmemek için Yakub, Yusuf’un iznini ellerine verdikten sonra herkes uykuya çekildi gece, yolculuğunu yarıladığında, Yakub’un evinde uyuyor gibi görünse de herkes uyanıktı, Yusuf dışında. Ve on yürek, nasıl olacak, sorusuna cevabına Yakub’un ağzından çıkan sözde bulmuştu: Korkarım ki onu kurtlar kapar. İşte tamamdı!

Hain bir kurt Yusuf’u kapacak, geriye de kanlı gömleğini bırakacaktı!

Sonraki bölüm: Yusuf-ı Biçareyi Kardeşlerinin Çaha Attığıdır.


önceki yazıları okumak için Tıklayınız!

18 Ağustos 2009 Salı

Yusuf ile Züleyha / 5. bölüm

http://img2.blogcu.com/images/c/i/z/cizgininbittigiyer/1btw3.jpg


Yakub'un Yusuf'u Diğer Oğullarından Ayırması

Yusuf, emniyetli baba göğsünün sıcağında uykunun sularına düşerken, Yakub çölün derinliklerine baktı, sonsuzluğa. Sonra Yusuf’u ve diğer oğullarını düşündü. En fazla da Yusuf’a muhabbetindeki farklılığı, coşkuyu düşündü. Düşüncesinde, Yusuf’un ve Bünyamin’in, on büyük kardeşe baba bir- ana ayrı oluşun yeri yoktu.

Dedi: Bir baba, bir anne gibi taşımasa da karnında, kanından yaptığı sütle beslemiş olmasa; bir yanını tamam ettiği, hayatına sebep olduğu yavruları arasında ayrım yapabilir mi?

Birini, on birine fazla, on birini birine eksik tutabilir mi? Birini öbürüne denk tutmasa geceleri hiç uyuyabilir mi?

Yusuf on bir kardeşinden farklı değil kalbimde Yusuf olarak. Ama Yusuf dediysem, Yusuf gözlerinde Yusuf’tan başka şey gördüğümden.

Yusuf’a ibtilam, bu ibtilayla sınanacağımdan. Yusuf’a sevdam Yusuf’un gözlerinde yansımasını gördüğüm ışıktan.

Yusuf göl, ben göle görüntüsü düşen mehtabın ardındayım.

Yusuf ayna, ben aynaya yansıyan ışığın tayfındayım.

Yusuf suret, ben suretten içre aslolanın sevdasındayım.

Nakşı görüp de nakkaşa nasıl kayıtsız kalayım? Varlığımın ve mahiyetim, nasibim ve görevim O’ndan ve O’nun içinse, O’ndan gelen ışığa gözlerimi nasıl kapayım?

Yusuf da on bir kardeşi kadar evlat bana.

Neyleyim ki Yusuf’tan fazlası var Yusuf’ta.

Yusuf’u sevdi Yakub.

Yusuf’u çok sevdi, farklı sevdi.

Ve kendi muhabbetinden başı dönerken Yakub’un, anladı ki kendisine sırrını gösteren gökler başının üzerinde muhabbetin temeliyle dönmektedir. Ve anladı ki Yusuf’u, bir babanın evladına duyduğu muhabbetle değil, ilahi nurun cezbesine kapılmış bir peygamberin diğer bir peygamberi sevdiği gibi sevmektedir.

Yakub’un Büyük Oğullarını Töhmetten Kurtarması

Bir oğlu kalbinin üzerinde uyurken Yakub, on oğluna dair kalbinin içinden geçen korkuyu düşündü. Bünyamin henüz öykünün dışında kalacak kadar küçüktü.

Oğul oğul Yusuf’um oğul dedi Yakub önce. Oğul oğul on oğul, diye devam etti:

Kalbimde on iki yıldız, aydınlığımsınız. Birinizin yerini yeğ tutamam diğerine şu baba yüreğimde. Korkum gün ortasında ani bir karanlık gibi düşerken yüreğime, korkum, kalbinize duyduğum güvensizlikten değildi. Yusuf’a, düşünü kardeşlerine anlatma derken ben, on iki yıldızı göklerinde gezdiren sema olan ben, her oğul sözcüğü çıktında ağzından kalbi hacminin on iki katı kadar genişleyen ben olan ben. Yusuf’u korumak kadar on oğluma da korumak niyetindeydim. Korkum nefsinize tasallut edecek şeytana dairdi. Şeytan ki musallat olmak çin nefsinize fırsat kollar. Nefis ki kötülüğü emreder.

Şeytan nefsinizi ele geçirdiği zaman ki öyle genç öyle erkensiniz, öyle tecrübesiz öyle mukavemetsizsiniz, şeytan sizi ele geçirdiği zamana dair itham ettiğim siz, siz değilsiniz.

İthamım, içinizde taşıdığınız cevhere dair değil ey on oğul. Töhmet altında bıraktığım, siz değilsiniz. Geçici olarak elmas düşerse çamura, pas tutarsa kıymetli bir ayna, kıymetinden yitirmez elbet. Ama ele alınıp temizlenmesi gerek. Ve hiç düşmese elmas çamura, hiç pas tutmasa ezeli nurun ışık düşürdüğü ayna, daha iyi değil mi? Öyle bir illet ki şeytanın nefse zulmeti, yaklaşmasına hiç izin vermemeli.

Şeytanın tasallutundan korumak zor, onun tasallut edebileceği karanlık uzak durmak daha kolaydır. ‘’Yapma’’ yasağını yerine getirmekten daha kolaydır ‘’yapma’’ emrini gerektirecek kötülüğe hiç yaklaşmamak.

Hele ki saf çocuk kalbi iyilik kadar kötülük karşısında da savunmasızdır, çocuk yüreği kötülüğün kötülüğünü fark edemeyecek kadar gönül gözünden mahrumdur. Bilgi ve tecrübe, terbiye ve erdem biriktirip de o kalbin içerisinde, kıvamın gücüyle kendi kalbinin emrettiği iyiliğe sahip çıkıncaya kadar çocuğun kalbi, kötülük ihtimalinden uzak tutulmalı, Şeytanın içine sızabileceği aralıklara izin verilmemeli. bu yüzden ey on oğul, ithamım size değil şeytanadır. Şimdilik bu bilgi sizden uzak tutulmalıdır.

Kocaman dağın arkasından fecr, ipliklerini tükenen geceye uzattı. başı telli ince boyunlu kuşlar yuvalarında, arslanlar ve kara panterler mağaralarında, kervan yorgunu develer ağıllarında kıpırdandı. Çöldeki canlılar arasında bir kurt ve bir karaca da vardı.

Yusuf uykusunda iç geçirdi. Bünyamin annesinin göğsünden süt emdi. On oğul, kükreyen on yavru arslan gibi, sabahın ilk soluğunu çekti içine. Yakub çölde günün başladığını fark etti.


Sonraki bölüm : Kardeşlerinin , Yusuf'u Kıra Götürmek için Yakub'dan İzn Alması


önceki yazıları okumak için Tıklayınız!



16 Ağustos 2009 Pazar

Yusuf ile Züleyha / 4.bölüm

http://www.dunyabizim.com/images/news/4761.jpg


Yusuf’un Güzelliği

Güzeldi Yusuf. O kadar ki, adı Mah-ı Ken’an’dı. Yani Ken’an’ın dolunayı.

Güzeldi Yusuf. O kadar ki, o geçerken kentinin gecesinde kentinin sokaklarından, evlerinin sahibi olan kadınlar duvara vuran ışığın şavkımasından, Yusuf geçiyor, diye fısıldarlar da sevinçle birbirlerine, kandillerini söndürürlerdi. Işık gökten yere değil o geçerken, yerden göğe ağardı.

Güzeldi Yusuf. O kadar ki, her güzellik gibi onun da güzelliğinin olduğu yerde kıskançlık ve muhabbet bir arada yaşardı. Ve her güzellik gibi Yusuf’un güzelliğinin de kendisine zararı vardı. Ama sadece ilk anda, çünkü Yusuf dar zamanlar için değil geniş zamanlar ve uzun yollar için yaratılmıştı.

Güzeldi Yusuf, o kadar güzeldi ki Yusuf’u hiç görmemiş bir yazıcı onun güzelliğini anlatmaya gelince sıra, sadece susardı ve onun güzelliğini ancak özetleyebilirdi. Çünkü güzelliğinin özeti yazıcının sözcüklerinden çok okuyucunun muhayyilesi demekti. Sözcük sınırlı muhayyile ise sınırsızlıktı.

Öyleyse Yusuf’un güzelliği sözcüklerle sınırlı değil ancak hayalin ufukları ile sınırsızdı.

Öykü: Bedevinin Yusuf’a Bir Ayna Armağan Etmesi


Bir gün Yusuf’un güzellik şöhretini duyan bir bedevi, çöller aşıp seraplara kanmadan, vahalara duraklayıp en fazla, hiç yolundan sapmadan. Yusuf’u görmek için Ken’an iline varmıştı.

Yanına vardığı zaman, Yusuf, o güzellik güneşi, çocukça bir sevinçle gülümsedi. Ve dedi: De bakalım ey bedevi, bunca yolu aştın ve geldin. Bir yükün olmalı. Sözün hazinesinden ya da mera denizinden ne getirdin bana?

Yoksul bedevi gülümsedi.

Dedi: Yusuf, ey Ken’an’a doğan dolunay! Ey varlıklara sebep olandan nişane olan! Gülümsedin. İçim aydınlandı. Baktın ve konuştun ya benimle artık yitmem, eskimem. Lakin güzelliğin denizinde yekta inci iken sen, benim gibi yoksul bir bedevi sana ne verilebilir ki? Sende olmayan bende, ne olabilir ki?

Böyle diyerek bedevi, sırtındaki devetüyü heybeden bir ayna çıkardı usulca. Küçük, yuvarlak bir el aynası, kıymetsiz bir şey.

Sana, dedi en uygun armağan bir ayna olabilir yine de.

Bir ayna k ona baktığında kendi güzelliğini göresin.

Ve nasıl yansıyorsa senin güzelliğin şu aynaya, nasıl sen olmasan bir büyük boşluktan başka bir şey düşmeyecekse şu aynaya.

İşte öylece bilesin ki o en parlak ışığın yansımasından başka bir şey değildir senin de güzelliğin.

Sen suretsin O asıl. Sen fersin O mana.

Sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt.

Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık

Böyle söyleyip de geldiği uzun yolları aşmak üzere geri dönerken bedevi, Yusuf baktı elindeki aynaya. Ve bildim, dedi. Her şey O’ndan, sen de O’ndan, ben de O’ndan! Bunu söylemek istiyorsun. Ve ben bunu biliyorum.


Sonraki bölüm : Yakub'un Yusuf'u Diğer OğullarındanAyırması


Önceki bölümleri okumak için tıklayınız!



14 Ağustos 2009 Cuma

Yusuf ile Züleyha / 3. bölüm devamı

https://blogger.googleusercontent.com/img/b/R29vZ2xl/AVvXsEjbO9GIpY4DhwFslsc7tAibkY7NnQ7cxR2KJqcpF4sJqHN94oGuDz8pT-Z5nqaYiapbufnlVGK-NsWmli6BISh-SHM1C6VgC6LtxrgOaSWeO2PUDlAYLMZUdBdCI-hDeLJn9ss_Sut3ShfK/s400/G%C3%BCne%C5%9F+%C4%B1%C5%9F%C4%B1klar%C4%B1na+secde,en+eski+ibadet.jpg


Yusuf’un başı, Yakub’un çenesiyle boynunun arasındaki korunakta. Saçlarının ıslaklığı Yakub’un omzunu ıslattı. Bir yaprak gibi titrerken Yusuf baba kucağındaki emniyette bile, Yakub sordu: Oğulcuğum, ne oldu, de bana. ne’n var?

Yusuf titremekte, Yakup güçlü bir çınar. Kalın ve kocaman ve koruyucu dalları, serinletici yapraklar var. Sordu Yakub tekrar tekrar: Anlat oğulcuğum bana, ne’n var?

Yusuf önce kesik kesik ve zayıf bir sesle, sonra berrak ve coşan bir suyun sesiyle anlatmaya başladı. Dedi: Düşümde güneşi gördüm canım baba.

Yakub titredi.

Sonra ay’ı gördüm, diye ilave etti

Yakub ürperdi.

Sonra on bir yıldız gördüm yanı sıra.

Yakub yumdu gözlerini. İçinden bir deniz geçti.

Geldiler, teker teker, gökten yanı başıma indiler. Döndüler çevremi bir kez. sonra önümde…

Yakub yumdu gözlerini daha sıkı, açtı gözlerini daha büyük içindeki göklere.

Canım baba, canımın içi baba. Döndüler çevremde bir kez ve önümde eğildiler, secde ettiler.

Yakub, içindeki göklere eridi.

Kendisine olağan olmayan bir rüya anlatılan bir baba, Yakub, daha bir yasladı Yusuf’u kocaman sinesine, dallarını ve yapraklarını sıkıca bastırdı Yusuf’un kocaman sinesine, dallarını ve yapraklarını sıkıca bastırdı Yusuf’un göğsüne. Yumdu gözlerini tekrar, tekrar açtı içindeki göklere ve denize.

On bir yıldız Yusuf’un önünde secdelerde. Yusuf’un gözlerinin derinliğinde mır benekli bir ceylanın gözlerindeki endişenin billur derinliği.

Ay Yusuf’un önünde secdede. Bir ceylan, ırmak kıyısına inmiş su içmede.

Güneş Yusuf’un önünde secdede. Yusuf’un gözlerinde su içen ceylan ok yemiş, ürkek ve acılı, titremekte.

Hay dedi Yakub, Rabbim, Hay! İçinde endişe.

Sustu Yakub. Neden sonra, sus, dedi Yusuf’a, Rüyan sana devlet demektir. Ama zamanı çok sonraları gelecektir. Şimdi sus canım oğul!

Ve sakın kimseye. Sakın kimseye. Hele sakın ağabeylerine. Hiç ama hiçbir şey söyleme. Onlar da çocuklardır. Nerede ki devlet ve muhabbet var, nerede ki hal var makam var, orada kıskançlık vardır. Bu yüzden canım oğul, ey benim Yusuf’um oğul, hiç kimseye hele kardeşlerine hiç, hiçbir şey söyleme.

Yakub okşadı Yusuf’un hala ıslak saçlarını, göz kapaklarının üzerinden geçirdi bir yağmur gülünün sancısında çatlayan dudaklarını. Sağ elinin başparmağını Yusuf’un iki kaşının tam ortasına dokundurdu. Irmakların annesi olan Nil’in bir gün bu alnın aydınlığından akacağını ve Nil’in ceylanlarının bir gün bu alından su içmeye ineceğini bildi.

Yusuf, karanlık bir uykunun güvenli sularına dökülürken yenideni bitmesine çok az zaman kalmış bir gecenin koynuna çocuksu bir geri dönüşle tekrar girerken, Yakub gözlerini bir daha kapatmadı. Baktı durdu, siyah gecenin içindeki siyah bir noktaya.

Bitmekte olan şu geceye, çölün sonundaki kocaman dağın arkasından doğacak olan güne and olsun ki, diye geçirdi içinden, Yusuf’a peygamberlik muştusu verildi. Ama zamanı car ve çok sınanması, çok acı çekmesi gerekecek. Yolun serin ve selametli olsun, ah benim güzeller güzeli oğulcuğum, ah benim güzelim, Yusuf’um.


Sonraki bölüm: Yusuf' un güzelliği


önceki bölümleri okumak için tıklayınız



13 Ağustos 2009 Perşembe

Yusuf ile Züleyha / 3.bölüm



Çöl ile başladı bu hikaye

Ken’an ki hiçbir zaman bulunamamış ve bulunmayacak olan kentlerden biri değildi, çölün koynuna apaçık yazılmıştı ismi. Vakit tam sabah üzeri, rüyalarda uyku uyanıklığının gezindiği bol yıldızlı saatlerden biri. Birazdan günün bereketli ışıkları çölün kıyısına yaslanmış dağın üzerinden süzülerek eteklerine dökülecek. Çok ve kalın dallı hurma koruluklarının ilkbahar sürgünlerine ve yaşlı yapraklarına değecek. Birazdan aydınlanacak toprak damlarda gecenin izleri. Sevdanın üzerine örten ve kendi üzerine cefayı çeken gecenin denizi. Birazdan gece bitecek. Hastaların ıztırabı, annelerin uykusuzluğu. Vakit güne değecek. Ama şimdi gökler simsiyahtı. Gece henüz vardı. Çöl uzanırken doğudan batıya, batıdan doğuya, çöl gece kadardı. Gece çöl kadardı. Yusuf bir güzel çocuk. Ken’an’ın Yusuf’u. Naz uykularındaydı. Yusuf güzelim göz kapaklarının arkasındaydı. Yusuf rüyasında, rüyası Yusuf’taydı. Yusuf’un rüyasında güneş vardı, ay vardı, Yusuf’un Rüyasında tam on bir yıldız vardı. Berrak ve derin gökyüzü, Yusuf’un, elini uzatsa dokunabileceği kadar yakındaydı. Güneş ve ay birbirlerinin ışığını söndürmemekte, on bir yıldız başının üzerinde titremekteydi Yusuf’ un rüyasında. Önce on bir yıldız teker teker gelip Yusuf’un tam arkasında durdular. Yusuf döşeğinde, sağdan sola attı kendini. Ay geldi sonra, Yusuf’un başının üzerindeki lacivert semadan indi ve sağ yanında, tam omzu hizasında durdu. Yusuf’un şakaklarında, dudaklarının kenarında ve burnunun üzerinde ter taneleri Yusuf döşeğinde, soldan sağa attı kendini Yusuf’un başının üzerindeki gökten bu kez güneş indi. Geldi ve göklerden inen güneş Yusuf’un tam önünde durdu. Dört bir yan ışıklarla doldu. Gece aydınlandı. Çöl aydınladı. Yusuf’un içindeki karanlık aydınlandı. Sonra hepsi bir arada, güneş, ay ve on bir yıldız, Yusuf’un etrafında döndüler ve yerlere kadar eğildiler, secde ettiler. Yusuf döşeğinde kendini sağdan sola, soldan sağa attı bir kez daha. Boncuk boncuk terledi. Gül perçemlerini alnının üzerinde, gömleği sırtında sırılsıklam. Haykırarak uyandı. Baba! Babacığım! Kendisine ne oldu anlamadan ağladı: Baba! Babacığım
DEVAMI GELECEK


Önceki bölümleri okumak için tıklayınız

6 Ağustos 2009 Perşembe

Yusuf ile Züleyha / 2. bölüm



ÇÖL İLE BAŞLASIN BU HİKAYE

Her hikayenin bir başlangıcı, bir gelişmesi ve bir de sonu var.

Nokta ile başlar nokta ile biter hikaye. Sonra cümle. Bir cümle daha. Bir daha cümle.

Çöl ile başlasın mı bu hikâye?

Çöl ile başlasın bu hikaye.

Çünkü çölün merhametli kalbinde su her şey anlamına gelir de, yemin, on biri Yusuf’un rüyasına giren yıldızın üzerine edilir. Ve Yusuf, Züleyha’nın düşüne de gerçeğine de çölden gelir. Ve Yakub da Yusuf’a çölden gelir.

Susuzluğuyla çöller gezer aşık; öyle ki, Yusuf da, Züleyha da, Yakub da, hepsinin yolu çölden geçmektedir. Kervanın da, ceylanın da yolu, çölden geçmektedir.

Kervan yorgun, ceylan vurgun. Çölde yıldız damlaları. Bir yanı dağ bir yanı deniz çölün. Bir yanı fırtına bir yanı kum.

Ve üzerindeki gökten çölün, ışıklar saçarak gösterişli bir kuyruklu yıldız geçiyor. Geriye bıraktığı, sürüklenen bir iz ve bütün ırmaklardan daha mavi bir ırmağa düşen yansıma. Bir kez de yerde yaratılıyor. Sonra, sonsuza değilse de, sonuna değin görünmez oluyor.

Çöl ile başlasın bu hikaye.

Çünkü başlangıçta susan çöl, üzerinden geçenden geriye, bir ölüm bırakmıyorsa eğer, bir hikaye bırakıyor. Ve bütün bahaneler çölün sırtına kalsa da, kalbinin bir köşesi kedere dokunan hiçbir hikaye nedensiz yazılmıyor. Çölün aşka bahanesi var! Yoksa, çölün bahâ nesi var?

Uzak gibi görünse de, çöl, her hikayeye yakın. Bu hikaye de çöl ile başlasın. Çünkü başlarken susar çöl, ama söylenebilecek her şey onun esrarında gizlice yer alır. Çünkü ırmaklar kendi derinliklerinde boğulurken çöller de kendi susuzluklarında kavrulmaktadır.

Üstelik kendi hikayesini de, çöl, kendi yazmaktadır.

Avut beni ey çöl, hikayenle oyala!

Ne acı!

Yine de çölle başlasın bu hikaye. Çöl ile başlıyor da, kim bilir nasıl bitecek bu hikaye? Şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 18 - 19

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Yusuf ile Züleyha / 1.bölüm

Bismihû...

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla..
Önce söz vardı, hayat sonradan geldi..
Önce çile vardı, ihsan arkadan geldi..
Önce iştiyak, arkadan sebat geldi..



Sözün yaradılışı Züleyha’nın yaratılışından evveldi.

Âdem, ki O’na bütün isimler öğretildi.

Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli.. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu... Zindan... Kuyu.. Zindan..

Önce çile arkadan ihsan..

Züleyha vazgeçti mi maşukundan?..


Mülk gibi söz de, ne senin ne benim..

Cümle gibi aşk da ne senin ne benim..

Söz de,

Aşk da,

Ne benim ne senin..

Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,

Ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,

Mayıs gülü,

Işıklı nisan yağmuru

Ne kadar Allah’tansa,

Mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan..

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında..

“Gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor..

Değil mi ki herşey O’ndan,

Gidecek yer yok O’ndan başka.. Gelinen yer yok O’ndan başka..


İnsan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı..

O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı..

Işık ki tek kaynaktan dağılır;

Işığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır..

Herşeyin O’ndan olması ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder..


Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz..

Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda,O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir:

Bir çiçeği, bir kuşu,

Denizi, yağmuru,

Gökyüzünü, yazıyı,

Yazıyı yazanı, kalemi tutanı,

Bir yaratılmışı hasılı....

Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhad’ı, Züleyha Yûsuf’u sevdiğini zannedebilir.

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir..

Çünkü ışığın kaynağı tektir ve, kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?..

Her aşk O’na çıkar sonunda..

O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir..

Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir..

Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek..

İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok..

Şans sözcüğü yok lügatlarda bundan böyle,

O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok..

Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark, sadece bilmenin bilincinden ibaret..

Küçük bir biliş farkı,

Mülk gibi aşk da Allah’tan..

Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O..

Tenin de O, canın da O, cismin de O..

Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr-ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret..


Sevginin yanılgısı yok..

Yanlış olan, neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek..

Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek.. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi..


Züleyha ki Yûsuf’u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi..

Sonra aşkın kaynağını bildi;

Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecellâ eden nuru sevdiğini farketti..

Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız O’na secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi, sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti..

Biri sûretten nura yükselirken, diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti..


İşte bütün hikaye...

Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu?.. Yakub mu?.. Züleyha mı?..

Zindan kimin kaderi?...

Yûsuf’un mu?.. Yakub’un mu?.. Yoksa Züleyha’nın mı?..

Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında...

Hepsi BİR,

Hepsi O BİR..

Hepsi TEK BİR...

Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime’sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.
Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir :

Bu kez birkaç kitap
yine aynı ayna
ve birkaç ruh
hepsinin içinde mevcûd
züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı
(Ayşegül Kösa)

Bismihû.
Esirge ve bağışla.
Öptüm kitapların üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.
Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken, sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.
Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.
İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üstüne olsun), ben de suyun kıyısındaki kente kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.





Nazan Bekiroğlu